Yeni Kuşak Yöneticiler: Burç Angan

Uluslararası pazarlar, yeni yatırımlar, Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarıyla yoğun bir tempoda çalıştıklarını belirten Burç Angan, “Sınırları kaldırıp dünyaya açılmamız şart. Gelişen trendleri, teknolojinin nereye gittiğini, insanların ne istediğini keşfedip, bu yönde makine üretimi yapıp pazarlamamız gerekiyor” diyor.

314

Uluslararası pazarlar, yeni yatırımlar, Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarıyla yoğun bir tempoda çalıştıklarını belirten Burç Angan, “Sınırları kaldırıp dünyaya açılmamız şart. Gelişen trendleri, teknolojinin nereye gittiğini, insanların ne istediğini keşfedip, bu yönde makine üretimi yapıp pazarlamamız gerekiyor” diyor.

Adnan Angan tarafından 1969 yılında İstanbul Demirkapı’daki mütevazi bir atölyede kurulan, plastik işleme makineleri sektöründe en köklü firmalardan biri Hür-Mak’ın ikinci kuşak temsilcisi Burç Angan, yurt dışı pazarlar, yeni yatırımlar, Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarıyla yoğun bir tempoda üretim çalışmalarını sürdürdüklerini dile getiriyor. İkinci jenerasyon olarak ağırlığı dünya pazarlarına verdiklerini söyleyen Angan, yaptıkları çalışmaları, “Şirketin ikinci kuşağı olarak yurt dışı açığımızı kapatmak için çalışıyoruz. Bu bağlamda küresel standardizasyon toplantılarına katılıyorum. Altı ayda bir katıldığımız toplantılarda küresel aktörlerle aynı masada toplantı yapıyoruz. Yine uluslararası fuarlarda boy gösteriyoruz. Öte yandan sosyal medya aracılığıyla da dünyanın her yerinden insana ulaşmamız daha kolay oluyor. Hatırı sayılır bir iş yaptığınız zaman bu çok hızlı duyuluyor” şeklinde açıklıyor.

“Özverili olmadan gerçek anlamda başarı sağlanamaz” diyen Burç Angan, genç yönetici adaylarına yönelik ise şu tavsiyelerde bulunuyor: “Çalıştığınız alanda tüm dünyada neler olup bittiğini, trendlerin ne olduğunu ve nereye doğru gittiğini çok iyi bilmelisiniz. Sadece kendi ülkenizde kendi imalathanenize kapanarak büyüyüp gelişme imkanınız yok. Sınırları kaldırıp dünyaya açılmamız şart. Gelişen trendleri, teknolojinin nereye gittiğini, insanların ne istediğini keşfedip, bu yönde makine üretimi yapıp pazarlamamız gerekiyor. Ülke olarak kalkınmamız ancak bunları başarırsak mümkün olur.”

 

Röportajımıza öncelikle sizi kısaca tanıyarak başlayalım. İkinci kuşak temsilcisi olarak şirketteki görevleriniz neler?

Hürmak firmasının ikinci kuşak yöneticilerindenim. Ağabeylerim Murat Angan ve Vedat Angan ile birlikte yönetimi babamızdan devraldık. Firma içinde ağırlıklı olarak satış, pazarlama, kurumsal iletişim, firma temsili gibi alanlarda faaliyet gösteriyorum. Bunların yanı sıra, yurt dışı ticaret ve uluslararası ilişkilerle de ben ilgileniyorum. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Bu bölümden mezun olmanın avantajlarını da kullanıyorum. Ağabeylerimden biri imalat diğeri ise finans bölümünde çalışmalarını sürdürüyor. Firma içinde hepimizin iş bölümü var ve buna göre faaliyetlerimizi gerçekleştiriyoruz.

 

Hür-Mak ne zaman kuruldu? Kurulduğu günden bu yana hangi konularda faaliyet gösterdiniz?

Firmamız 1969 yılında babam Adnan Angan tarafından İstanbul Demirkapı’daki mütevazi bir atölyede kuruldu. Hürmak, plastik işleme makineleri sektöründe en köklü firmalardan biri. 1969 yılından beri plastik enjeksiyon makineleri üretiyoruz. Plastik sektöründe gördüğünüz eşyaların yüzde 80’i plastik enjeksiyon makinesinde üretilir. Türkiye’de bir dönem bu alanda çok sayıda üretici vardı.

Maalesef 2000’li yılların başından itibaren Uzakdoğu firmalarının istilası ve çeşitli nedenlerden, birçok firma üretimini durdurdu. Şu an sektörde kalan iki firmadan biriyiz. Bu alandaki tecrübemizle yıllardır faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Biz de bir dönem üretimimizi durdurmak durumunda kaldık. 2004-2010 yılları arasında Türkiye’deki üretimimize ara verdik. O dönemin şartları, rekabet güçlüğü ve Uzakdoğu firmaları gibi etkenler üretime imkan vermedi.

 

Üretim durdurmanın yansımalarını nasıl yaşadınız?

Geçen süre içinde bu durumun sıkıntısını tabii ki yaşadık. Çünkü üretimle yaşayan bir aile olduğumuz için, yani üretmek aile geleneğimiz olduğu için zor oldu. Babam firmamızı yokluklarla kurup bugünlere getirdi. Kendisi o dönemde bizim cesaret edemeyeceğimiz işleri gözü kapalı büyük bir cesaretle başarmış. Böyle bir kültürden gelen bir aile olmamız sebebiyle ara verdiğimiz altı yıl, bize 16 sene gibi geldi diyebilirim. Nasıl tekrar üretime döneceğimizin arayışı içindeydik ve 2010 yılında tekrar üretime başladık.

 

Yeniden üretime geçiş süreci nasıl oldu? Yeni dönemde ne gibi kararlar aldınız?

Farklı bir bakış açısıyla geri dönüş yaptık. Öncesinde 200’e yakın çalışanımız vardı ve birçok işi kendi bünyemizde gerçekleştiriyorduk. Bu durum, rahatlığın yanı sıra, çeşitli riskleri de beraberinde getiriyordu. Olası kriz anlarında firmanın yükü çok daha ağır oluyordu. Bu nedenle tekrar üretime başladığımızda farklı bir strateji belirledik. Buna göre yan sanayileşmeye gittik. Eskiden kendi bünyemizde yaptığımız işleri yan sanayiye dağıtıyoruz. Mühendislik, ürün tasarımı, geliştirilmesi ve nihai montajını ise kendi bünyemizde yapıyoruz. Bunların dışında kalan emek yoğun işlerimizi yine Türkiye’de olmak şartıyla ilgili firmalara yaptırıyoruz. Tabii bizim denetimimiz altında üretim gerçekleştiriyorlar. Bu stratejimiz şöyle bir avantaj sağlıyor; kriz anlarında kendi kabuğumuza çekilip, siparişleri azaltıp bu dönemleri çok daha rahat atlatıyoruz. Bu yolla esnekliğimiz ve alternatiflerimiz artıyor. 2010’dan sonra farklı bir vizyonla üretim faaliyetlerimiz başladı. Bu dönem ikinci kuşak olarak bizlerin çok daha baskın olduğu bir dönem.

 

İkinci kuşak olarak firmanızı daha iyi yerlere taşımak amacıyla öncelikleriniz nelerdir?

Öncelikli hedefimiz yurt dışı pazarları. Şu an üst segment Avrupa firmaları, en alt ve ucuz segment Uzakdoğu pazarı. Biz de orta segmente hitap edeceğiz. Fiyat olarak Avrupa’dan daha makul ancak teknoloji olarak onlara yakın makineler üretmeyi planlıyoruz. Pazarda kendimize bir konum bulmaya da başladık. Ağırlıklı Avrupa pazarını hedefliyoruz. Portekiz’e kadar makinelerimiz çalışıyor. Batı Avrupa’daki firmalara nüfuz etmek kendi üretimleri olması sebebiyle bir hayli zor. Bunların yanı sıra, Kuzey Afrika’da çok yoğun çalışmalarımız var. Bu bölgede sanayi yeni yeni gelişmekte olduğundan, yatırımlar hızlı gidiyor. İşimiz gereği birçok ülkeye gidiyoruz. Örneğin Orta Avrupa ülkelerinin ciddi sanayileri var ancak bizim gibi girişimci ruha sahip olmadıkları için kendi markaları, değerleri olamamış. İkinci kuşak olarak yurt dışı açığımızı kapatmak için çalışıyoruz. Bu bağlamda küresel standardizasyon toplantılarına katılıyorum. Altı ayda bir katıldığımız toplantılarda küresel aktörlerle birlikte aynı masada toplantı yapıyoruz. Yine bu kapsamda uluslararası fuarlarda boy gösteriyoruz. Öte yandan sosyal medya aracılığıyla da dünyanın her yerinden insana ulaşmamız daha kolay oluyor. Hatırı sayılır bir iş yaptığınız zaman bu çok hızlı duyuluyor.

 

Önümüzdeki dönem takviminizde neler var? Yeni yatırımlar yapmayı hedefliyor musunuz?

Önümüzdeki aylarda gerçekleştireceğimiz çok ciddi yatırımlarımız var. 2016 yılı başından beri yurt içine çok az çalıştık, ağırlığı ihracata verdik. Şu an 2 bin metrekare civarı bir alanda faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Önümüzdeki dönemde 8-10 bin metrekare arası farklı bir alana geçmeyi planlıyoruz. Bu tabii piyasanın gidişatıyla paralel. Öte yandan üretimimizin bir kısmını yurt dışına kaydırma planlarımız da gündemde. Bu konuda fizibilite çalışmalarımız devam ediyor. Cezayirli bir firmayla anlaşma yaptık ve yakında Türkiye’deki en büyük plastik enjeksiyon makinesini üreteceğiz. 150 tonun üzerinde bir makine. Önümüzdeki yıl tamamlamayı planlıyoruz. Bu makineyi dünya üzerinde üreten firma sayısı oldukça sınırlı. Bu durum bizim için küresel anlamda çok büyük bir avantaj. Böyle bir maki-neyi üretebilmemiz ülke imajına da katkı sağlıyor. Bu gibi yatırımlarla sektörde bir iz bıraktığınızı hissetmek çok gurur verici. İki plaka sistemli makinemiz de Türkiye’de bir ilkti ve dikkat çekti. İlkleri yapmayı başardığınız zaman markanız daha da güçleniyor. 2010’dan beri geçen süreçte üç ya da dört sene üretimden çok Ar-Ge yaptık. Bunun karşılığını da alıyoruz. 2013 yılında Türkiye’nin en hızlı büyüyen ilk 100 firması arasına girdik. Yüzde 84 oranında büyüme kaydettik. TOBB ve TEPAV’ın düzenlediği Türkiye 100 projesine girdik. Bu başarıları-mızı katlayarak devam ettirmeyi hedefliyoruz.

 

Ar-Ge çalışmalarınızı anlatır mısınız?

2012 yılında bir Ar-Ge projemizi tamamladık. İki plaka olarak adlandırılan bir mengene sistemi üzerine makinelerimizi uyarladık. Bu makineyi şu an dünya üzerinde üretebilen az sayıda firma var. İnsanlar makinemizi görmek için fuarlarda bizi ziyaret etti. Avrupalı firmaların temsilcileri gelip bizi tebrik etti. Başarılı işler ortaya çıkardıkça insanlar sizi arayıp buluyor. Bu çok gurur verici. Ar-Ge ve inovasyona yönelmemizin amacı da bu. Bugün standart makine yapmanın bir önemi kalmadı. Dolayısıyla az ama öz olsun dedik ve daha özel makinelere yöneldik. Alman Henkel firmasının talebi üzerine alçak basınçlı enjeksiyon makinesi geliştirdik. Bu çalışmalarımızla 10 yıl için-de orta-üst segmenti doldurmak hedefimizi gerçekleştireceğimize inanıyorum.

 

Babanızla ilişkileriniz nasıl? İşleri devralırken zorluklar yaşadınız mı?

Babamın kuşağı zor bir kuşak. İşleri devralmış olsak dahi kendisi her zaman işe müdahildir. O kuşak işlerini asla devretmez. Babam da her zaman fabrikaya gelir. Fabrika onun çocuğu gibi diyebilirim. Kendisi işine o kadar bağlı ki tatil günleri evde sıkılır. Üretimle içi içe olmaktan çok mutlu. Babamın kuşağı yeniliklere açık değildir ama çok da severler. İlk başta yeniliklere tepki gösterir ama sonra iş ortaya çıktıkça kendi sahiplenir. Kuşak çatışmaları olsa da orta yolu bulup işleri hoşlarına gidecek şekilde sunduğunuz zaman her şey çözüme kavuşuyor. Babam tornacılıktan bugünlere gelmiş bir insan. 1970’lerde Türkiye’den arabayla elinde sadece harita, Almanya’ya gidiyor ve fuarda o dönemin makinecilerini inceliyor. O dönemde ne navigasyon ne cep telefonu var. Bu inanılmaz bir cesaret örneği. Çünkü yol, başlı başına bir macera. Bununla da kalmıyor ve oradan çıkıp İtalya’ya hidrolik siparişi vermeye gidiyor. Bugün ileri teknolojiye rağmen göze alıp gidemezdim. Babam bu cesaret ve azimle bugünlere gelmiş. O kuşakta gözleri kara olduğu için böyle hikayeler var. Bizi Avrupa’dan farklılaştıran da bu.

 

10 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?

10 yıl sonra küresel olarak tanınan, sayılan bir marka haline gelmeyi hedefliyoruz. Türkiye çevresinde üretici sadece Avrupalılar var. Bölgede başka alternatif yok. Plastik işleme konusunda Türkiye Avrupa’da ikinci. Ancak Avrupa’ya alternatif olabilecek üreticimiz yok. Hedefimiz önümüzdeki 10 yıl içinde Avrupa’daki üreticiler arasında yer almak. Ülke olarak makine üreticisi görülmüyoruz. Biz bu konuyla mücadele ediyoruz. İnsanlar Türkiye’nin farkında olsalar çok iyi makineler alabilirler. Ama ülkemiz tanınmıyor. Bu farkındalığı zaman içinde oluşturmayı amaçlıyoruz. 2010 yılında yurt dışına açıldık, meyvelerini daha yeni yeni alabiliyoruz. Kimse tanımadığı firmadan makine almaya yanaşmıyor. Haliyle bir ülke ve marka imajı yaratmamız gerekiyor. Şirket olarak biz firma imajımızı oturtmaya başladık. Daha yeni Romanya’da otomotiv yan sanayinde en büyük ilk üç firmadan biriyle bir kontrat imzaladık. Makinelerin tamamı Batı Avrupa malıyken bizden makine almaları çok büyük bir gurur ve referans kaynağı. İnsanlar hem bizim makinemizi hem de Türk makinesini tanıdıkça 10 yıl içinde bu alanda bir marka haline geleceğimize inanıyoruz.

 

Tecrübelerinize dayanarak sektörünüzde hangi ülkelerle işbirliği fırsatları bulunduğunu söyleyebilirsiniz? Sektör aktörleri hangi pazarlara yönelmeliler?

Avrupa, Rusya, Kuzey Afrika, Güney Amerika sektörümüzün yönelebileceği fırsat sunan pazarlar. İllaki büyük pazarlara yönelmek gerekmiyor. Küçük ölçekli pazarlarda da bir o kadar alıcı var. Herkes büyük pazarlara yöneldiği için de ilgi göremiyorlar. Örneğin biz yeni Balkan turu yaptık. Büyük pazarlara olan talepten ötürü fazla ilgi göremedikleri için, bizim ilgimiz farklı bir etki yarattı. Bu nedenle küçük büyük ayırt etmeden her pazara temas etmekte büyük fayda var. 2012 yılında Romanya’da katıldığımız fuarda hiç beklemediğimiz bir müşteriye altı makinemizi sattık. Her pazara temas ederek, nerede ne olup bittiğini mutlaka bilmekte fayda var.

 

Sektörünüzün bugün geldiği noktayla ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) Yönetim Kurulu’ndayım. Plastik sektörü, Türkiye’de çok hızlı büyüme kaydeden bir sektör. Avrupa’nın ikinci en büyük plastik işleme kapasitesine sahibiz. Dünyada ise altıncı en büyük plastik işleme kapasitesine sahip konumdayız. Plastik işleme ayağında her şey çok iyi gidiyor. Ancak plastik işleme makinelerinde biraz sıkıntılıyız. Aslında plastik işlemede de hammadde, enerji ve makinelerin yüzde 80’i ithal olduğu için bu işleme kapasitesini de sorgulamamız gerekiyor. Keza işlediğimiz plastik satış fiyatlarımız da Çin’den düşük seviyede. Çin’den ucuza plastiği işliyoruz. Bunu ekipman ve hammaddede yüzde 80 dışa bağımlı olarak ve Çin’in altında bir işçilikle yapıyoruz. Bu durumda nasıl bir kazanç elde ediyoruz, sorgulamamız gerekiyor.

 

Sektörün kalkınması için beklentileriniz nelerdir? Sektörün büyümesi amacıyla ne gibi çalışmalar yürütülmeli?

Bu anlamda bir devlet stratejisi sağlanması büyük önem taşıyor. Sektörde en büyük pazarlar Almanya, Türkiye ve İtalya. Almanya ve İtalya’da plastik sektörüne paralel çok güçlü bir makine sektörü var. Ancak Türkiye’de yok. Plastik sektörünün dışa bağımlı üç girdisi enerji, hammadde ve makine. Bunların arasında özel sektörün destek olacağı alan makinedir. Bu konuda bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı. Türk makinelerine yönelik önyargıyı ortadan kaldırmak amacıyla yerli üretimin desteklenmesi, anlatılması, teşvik edilmesi gerekiyor. Ülke kalkınması açısından plastik sektörüne paralel makine sektörünün de geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Firma olarak Sanayi Bakanlığı’nın verdiği “Yerli Malı Belgesi”ni de aldık. Yüzde 79.91 yerlilik oranıyla üretim yapıyoruz. Yani yüzde 79.91’i Türkiye’ye katma değer olarak kalıyor. Bunu her alanda artırmamız gerekiyor. Her sektörün bu bilinçle gelişmesi lazım. Çok ciddi makine yatırımı yapıyoruz. Ama müşteriler iletişim eksikliğinden, bizden aynı fiyata alabilecekleri makineyi Uzakdoğu’dan alıyor.

 

Baba mesleğini seçmeseydiniz ne olmak isterdiniz?

Eğitimim sayesinde öğretmenlik yapabiliyordum. Ama stajımda deneyimlediğim üzere gördüm ki öğretmenlik çok zor. Benim yapabileceğim bir meslek değil. Bu işte olmasaydım yine özel sektörde çalışırdım diye düşünüyorum. Yani kendimi işe yansıtabileceğim, çalıştığım kuruma değer katabileceğim, farklılık yaratabileceğim bir alana yönelmek isterdim. Fark yaratmadan çalışıyor olmak insanı tatmin etmez. Bunu sağlarsanız yaptığınız iş de ağır gelmez. Başarının verdiği haz bambaşka oluyor.

 

Siz işinizi çocuklarınıza devretmek konusunda ne düşünüyorsunuz?

Tabii ki bizim en büyük idealimiz bu. Türkiye’de üçüncü kuşağa devrolan aile şirketi sayısı malum. Şahsi olarak en büyük idealim şirketimizi devraldığımız halinden daha yukarılara taşıyarak çocuklarıma bırakabilmek. Bunun çok büyük bir gurur kaynağı olacağını düşünüyorum. Tabii bu noktada önemli olan üçüncü kuşağın ilgisini işlerimize toplayabilmek.

 

Genç yönetici adaylarına yönelik tavsiyelerinizi paylaşır mısınız?

 Öncelikle özveri şart. Özverili olmadan gerçek anlamda başarı  sağlanamaz. Elbette insanın kendine zaman ve alan ayırması  gerekiyor. Ancak iş, kendi işiniz olduğu zaman size pek zaman kalmıyor. Çünkü öyle bir lüksünüz yok. Yeri geldiğinde sosyal hayatınızdan, hobilerinizden, ailenizden fedakârlık etmeniz gerekiyor. Bu nedenle özveri gerekiyor. İşimiz, babam gibi, bizim de çocuğumuz oldu artık. Sonuçta kendi ülkemize ve firmamıza katkı sağlamak için çalışıyoruz. Tabii tüm bunlarla birlikte dünyaya açık olmak gerekiyor. Çalıştığınız alanda tüm dünyada neler olup bittiğini, trendlerin ne olduğunu ve nereye doğru gittiğini çok iyi bilmelisiniz. Sadece kendi ülkenizde imalathanenize kapanarak büyüyüp gelişme imkanınız yok. Sınırları  kaldırıp dünyaya açılmamız şart. Bunun en iyi örneği Çin, tüm dünyaya ürünlerini satıyor. Bizim de bunu başarmamız lazım. Kafamızdaki sınırları kaldırıp tüm dünyaya açılmalıyız. Gelişen trendleri, teknolojinin nereye gittiğini, insanların ne istediğini keşfedip bu yönde makine üretimi yapıp pazarlamamız gerekiyor. Ülke olarak kalkınmamız ancak bunları başarırsak mümkün olur.