“Şirketlerimizi yüzyılların üzerine taşımalıyız”

47

Yılmaz Redüktör Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yılmaz, en çok önemsediği konunun aile şirketlerinin kurumsallaşması olduğunu söyledi. “Şirketlerimizi yüzyılların üzerine taşımamız, kurumsallaşmamız gerekiyor. Bir kurumsal yapı oluşursa gelen nesiller onun sürdürülebilir ve geliştirilebilir hale getirebilir” diyen Yılmaz, makine sektörünün gelişmesi için üniversite ve sanayicilerin kümelenme oluşturmasının önemini vurguladı.

Dergimizin, “Duayen” bölümünün bu sayıdaki konuğu Yılmaz Redüktör Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yılmaz oldu. Türk makine sektörünün geçirdiği evreler, gelecek için yapılması gerekenler, genç girişimcilere önerileri içeren sorularımıza yanıt veren Ender Yılmaz, aile şirketlerinin kurumsallaşmasının en önemli konu olarak ele alınmasını istedi. Şirketlerin yüzyılların üzerine taşınmasının önemine değinen Yılmaz, makine sektörünün gelişmesi için üniversite ve özel sektörün kümelenme oluşturmasının başarıyı getireceğinin altını çizdi. Marka konusunda da ülke puanını yükselmesi için çalışmalar yapılmasını vurgulayan Yılmaz, MİB okuyucuları için makine sektörü ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

Ender Yılmaz kimdir? Sanayiciliğe nasıl başladı, neler yaşadı?

Sanayici bir ailede doğdum. Babam Mesut Yılmaz meslek öğrenme hevesiyle ailesinden habersiz bindiği gemiyle Kastamonu Abana’dan İstanbul’a kaçıyor. Burada Rum ustaların yanında çalışmaya başlıyor. Rum ustalar ülkelerine döndüğünde babam kendi atölyesini kuruyor ve kendi torna tezgâhını yapıyor. 1958’de şirketi kuruyor ve 60’lı yıllarda redüktör işine giriyoruz. Sonra 70’te Topkapı’ya geliyoruz. 87’de de Esenyurt’da bulunan fabrikamıza taşındık. Ben 1963 yılında İstanbul Anadoluhisarı’nda doğdum. Hayatımın önemli bir bölümünü Anadoluhisarı’nda geçti. İlkokul, ortaokulu Anadoluhisarı’nda liseyi Paşabahçe’de okudum. Uzun seneler futbol oynadım. Anadoluhisarı’na gidip sorduğunuzda, beni “futbolcu Ender” diye bilirler. Bir üniversite maceramız oldu. Sonra üniversite olmadı askere gidip geldim. Askerden sonra kendi işimizde devam ettim ve 1989 yılında evlendim. Bir oğlum ve bir kızım var. Sonrasında okumaya karar verdim ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sosyolojiyi bitirdim. Değişik dernekler, vakıf ve odalarda görev yapıyorum. İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclis Üyeliği ve İSO Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği yapıyorum. Kastamonu Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu’nda bulundum. Şu anda Yılmaz Redüktör Yönetim Kurulu Başkanı’yım. MİB’de Başkanvekiliyim.

 

Yaptığınız işten çok farklı bir alan sosyoloji…

Evet öyle. Ama iyi ki sosyoloji okudum. Ailelerin çoğuna da bunu tavsiye ediyorum. “Çocuklarınızdan birine mutlaka sosyoloji okutun” diyorum. Çünkü insan ilişkileri çok önemli. Felsefe, antropoloji, insan bilimi, okuyorsunuz. Hayata başka bir bakış açısı ile bakıyorsunuz. Ve ben ayrıca “İyi ki o yaşta okumuşum” diyorum. Anlayarak ve bilerek okudum ve bu çok büyük tecrübe oldu. Aslında hep doktor olmak istedim. Hala, bugün bile tekrar dünyaya gelsem doktor olmak isterim.

 

Bu kadar yoğunluğun arasında kendinize zaman ayırabiliyor musunuz?

Evet. Gezmeyi, çok severim. Benim en büyük özelliğim, işten çıkıp evime gittiğimde hiç iş konuşmamam. Evime hiçbir zaman iş getirmedim. Bunu çocuklarım ve eşim bilir. Mesela son zamanlarda çocuklarım artık şirkette çalışmaya başladı ve evde konuşuyorlar doğal olarak. Ama ben hiç karışmam. En son yaşadığımız anekdot. Kızım Endüstri Mühendisi ve işe yeni başladığında, doğal olarak işin heyecanıyla anlatıyor. “Şöyle yaptık. Şunu yapacağız. Böyle yapalım mı” diye konuşuyor. Hiç konuşmuyorum. O arada elimde kitap vardı. Bıraktım kenara. Bir süre sonra annesi seslendi, “Kızım bilmiyor musun baban evde iş konuşmaz” diye. Hiç konuşmam. Çok nadirdir.  Bunun dışında uzun süre cumartesileri çalıştım. Ama son 10 yıldır cumartesi çalışmıyorum. Her 15 günde bir cumartesi eşimle yarımadayı dolaşırız. Kapalı Çarşı, Sirkeci, Doğubank, Mahmutpaşa hep oraları gezeriz. Arabayı Aksaray’a bırakıp en az 8-10 kilometre yürürüz. Çocukluğum ve gençliğim Anadoluhisarı’nda geçti demiştim. Orada çok keyifli bir mahallemiz vardı. Çocukluk arkadaşlarım orada ve hepsiyle hala görüşüyoruz. Yaklaşık 14 aileyiz. Bir yerlere gitmeye, yemek yemeye ya da birinin evinde toplanmaya çalışıyoruz. En son hep beraber GAP’a gittik. Bir diğer uğraşım çocukluktan gelen güvercin merakı. Uzun süre besledim, sonra ara verdim tekrar başladım. Ama artık bu senenin başında bırakmak zorunda kaldım. Hayvanlara yazık olmasın diye. Çok vaktimi alıyordu. Ama emekli olduğumda tekrar başlayacağım.

 

Emekliliği ne zaman düşünüyorsunuz?

Şöyle bir kararım var. Çocuklara bunu 10 yıl önce söyledim. Mutlaka 60 yaşında şirketi bırakacağım. Bu herkese tuhaf geliyor. “Niye 60 yaşında bırakıyorsun, 60 yaşında şirket bırakılmaz” diyorlar ama ben hep şunu söylüyorum. Bir kere 60 sene daha sağlıklı yaşamayacağım. Gezmeyi çok seviyorum çünkü. İkincisi çocuklarımız yetişiyor. Biz 60 yaşına geldiğimizde çocuklarımız 30’lu yaşlarında olacak. Peki bu çocuklara ne zaman yetki vereceğiz?  Biz bu koltuklara yapışırsak o çocuklar hiç yetki almadan yetişecekler. Sonrasında hiçbir şirket başarılı olmayacak. Bu nedenle biz bu makamları terk etmeliyiz. Şirketi demiyorum. Makamları terk edip, yetkilerimizi çocuklara devredip, onlara danışmanlık yapmalıyız. Sorarlarsa cevap vereceğim, sormazlarsa karışmayacağım. Sonuçta onlara yardımcı olabilmek için akıl sağlığımın yerinde olması lazım. Ama 70-80 yaşında akıl sağlığım yerinde olmazsa onlara yardımcı olamam. Bu nedenle 2023’ün sonunda tamamen bırakacağım. Ama her gün işe geleceğim. Sorarlarsa cevap vereceğim. Sormazlarsa işlerine karışmayacağım. Sadece sorarlarsa.

 

Peki emekli olmadan önce yapmak istediğiniz, hedefleriniz var mı?

Evet. Kurumsallaşma adına mutlaka bir şeyler yapmamız lazım. Bizim bu yıl 60’ıncı yılımız ama işimizi daha nice 60 yıllara taşımamız gerekiyor. Bu noktada kurumsallaşma adına neler yapılabilir? En önemsediğim işlerden biri şirketin SPK’ya açılması. Bütün hazırlığımı ona göre yaptım ve şirket şu anda hazır. Sadece ailenin ikna edilmesine bakıyor. Bunu önemsememin birkaç sebebi var. Biri şirketin dünyada bilinir bir isim olarak öne çıkması. Çünkü SPK’ya kote olduğunuzda sadece Türkiye’de değil, Amerika NASDAQ ile ortaklıkları olduğu için tüm dünyada isminiz biliniyor. Bunun dışında gelir sağlıyorsunuz ve en önemlisi size kurumsallaşmayı sonuna kadar yaptırmak zorunda bıraktırıyor. Yani kimse elini şirketin içine sokamaz. Bizim şirketimizde çok uzun zamandır kimse elini sokamıyor ama genel durumu ifade ediyorum. Yılmaz Redüktör yaklaşık 20 senedir bu şekilde yönetiliyor. Tamamen tüzel kişiliktir. Ne bana ne de başkasına ait.

 

Sizce iş hayatında firmaların üzerinde en çok durması gereken konu nedir?

En önemsediğim konu aile şirketleri. İSO’da olsun, oda vakfında olsun, yönetim kurullarında olsun, tüm komisyonlarda bunu dile getiriyorum. En son İSO’da, “Aile Şirketleri ve Kurumsallaşma” diye bir komisyon kuruldu. Yaklaşık 4 ay önce hayata geçti. Çok iyi çalışmalar yapıyoruz. Her ay toplanıyoruz ve konuklar davet ediyoruz. Bu ayki konuğumuz Ali Sabancı. Bir önceki toplantıda Türkiye’nin en eski şirketi Hacı Bekir Lokumlarının sahibi Nazlı hanımı davet ettik. Bunu sürekli hale getireceğiz ve en sonunda da aile ve kurumsallaşma adına bir aile anayasası çerçevesi hazırlayacağız.  Bu benim uzun zamandır takip ettiğim ve önemsediğim bir konu. Çünkü Türkiye’deki şirketlerin yüzde 97-98’i aile şirketi. KOBİ’lerin yüzde 100’ü, büyük şirketlerin bile yüzde 98’i aile şirketi. Dünyada da böyle bu zaten. Bu şirketlerin yaşam ömürlerine baktığınızda üçüncü kuşağa geçenlerinin oranı yüzde 3‘e düşüyor. Bu önemli gösterge. Çok ileriye giden aile şirketlerimiz yok. Baktığınızda Hacı Bekir Lokumları bir sanayi şirketi değil. Vefa Bozası keza öyle. Şirketlerimizi yüzyılların üzerine taşımamız, kurumsallaşmamız ve çocukların inisiyatifine bırakmamamız gerekiyor. Bir kurumsal yapı oluşursa gelen nesiller onun sürdürülebilir ve geliştirilebilir hale getirebilir.

Siz Yılmaz Redüktör’de bunun için neler yapıyorsunuz?

Biz her Çarşamba 10.00-12.00 arasında mutlaka toplanırız.

 

Ne konuşuyorsunuz bu toplantılarda?

Çocukların birçoğu değişik departmanlarda çalışıyor aramıza yeni katılanlar var, çok uzun zamandır çalışanlar var. Belirli süre şirketin içinde 6 farklı departmanda görev alıyorlar. İşin anlaşılabilir olması durumuna göre farklı zaman aralıklarında 6 ay, 1 yıl 2 yıl bu departmanlarda çalışıyorlar. Bu toplantılarda hepsi departmanıyla ilgili rapor veriyor. Tabii bu arada ücretlendirmede de departmanlar arasındaki ücret farklılıklarını göz önüne alarak bir çözüm ürettik. Hepsi icra kurulunda yer alıyor ve asgari ücret çarpanı göz önüne alınarak ücretlendiriliyor. Bunun yanında kim nerede nasıl çalışacak, kim yönetici olacak, gelecek planları bunları konuşuyoruz. Yol haritamız belli. Bu yaptığımız işlerin hepsini yazdık ve bir aile anayasası oluşturduk. 2008 yılından bu yana bu anayasayı oluşturuyoruz. Bundan sonra hedefimiz bir profesyonel şirketle çalışmak ve onların desteğini almak. Ne kadar doğru yazmışız bunu öğrenmek için. Planımız bu yıldı ama ekonomi nedeniyle ortam biraz yumuşasın diye bekliyoruz. Belki ikinci yarıda belki 2020’de başlayacağız.

Yılmaz Redüktör ile ilgili üretim, ihracat bilgilerini alabilir miyim?

Fabrikamız 87’den bu yana Esenyurt’ta üretim yapıyor. Çerkezköy’de yeni proje ve fabrikalarımız var.  MES Döküm ve ELK Motor. Yılmaz Redüktör’ü de üçünü fabrika olarak taşımayı planlıyoruz. Yani bütün üretim üssü Çerkezköy’e gideceğiz. Grubun bünyesinde bin 100 kişi çalışıyor. İhracat, yurt dışı distribütörlükleri de dahil olmak üzere. Bunlara ilave projemiz var. Şu anda Simens ve General Electric ile rüzgâr tribünlerindeki redüktörler için anlaşma yaptık. Ortak projeler devam ediyor. Bir sonraki proje tramvay şanzıman ve motoruna redüktör yapmak. Rüzgâr tribünleri yok ama tramvay için devletin açacağı ihalelerin birine ortak gireceğiz.

 

2018 yılı ihracat rakamınızı öğrenebilir miyim?

İhracatta bizde sistem şöyle yürüyor. Direkt ihracat çok yüksek rakamlar değil. Ama bizim yaptığımız ürünlerin yüzde 80’i ihracata gidiyor. Endirekt olarak gidiyor. İhracat yüzde 20’ler seviyesinde. Endirekt olarak yüzde 80.  Makine sektörünün ciroları çok düşük. Makine sektöründe en büyük firmaların cirolarına baktığınızda 750-750 milyon lira civarında. Bizim geçen yılki ciromuz 400 milyon lira. Çok büyük değil. İhracat ciromuz 12 milyon dolar. Bizim ihracat rakamımız 12-18 milyon dolar arasında seyreder.

 

Neden böyle?

Çünkü çok kârlı çalışamıyoruz. Ülke puanımız düşük. Rakamlarımızı yukarı çekemiyoruz. Bu noktada bir sıkıntı var. Bize ait bir şey değil. Bunu sık sık MİB’de de konuşuyoruz. İSO’nun büyük 500 firma sıralamasında makine sektörü cirolarına bakın. Düşüktür. Yükseltemiyoruz. “Nasıl yapmak lazım?” diye çok tartışıyoruz. Biz Avrupa redüktör üreticileri arasında ilk 10’a giriyoruz. Hatta “Üretim ve ürün çeşitliliği açısından ilk 5’te yer alırsınız” diyenler var. Verilere baktığımızda bizim bile ihracat rakamımız 12 milyon dolar. Nasıl olacak? Nasıl çevireceksiniz? Bu noktada “Neler yapabiliriz?” diye düşündük ve yurt dışında şirketler kurduk. İngiltere’de bir şirketimiz var. Rusya’da yeni bir şirket kuruyoruz. Ayrıca yeni bir haber, Almanya’da 106 yıllık bir redüktör firmasını almak için pazarlık ediyoruz. Tabi bu bizim için mutluluk verici. Eskiden onlar bizi satın alıyordu, artık biz onları satın alıyoruz. Pazarlık bitme aşamasında. Buradaki amacımız, Almanya’da Made in Germany olan bir markamız bulunsun diyoruz. Marka yaratabilirsiniz ama biz 106 yıllık bir firmayı almayı istiyoruz.

 

Genç girişimcilere bu alanda çalışmak isteyenlere neler önerebilirsiniz?

Gençlere iki yol öneriyorum. Ya profesyonel olacaksınız. Ya da önce profesyonel sonra girişimci olacaksınız. Yola çıkmadan karar verin. Çünkü yolda karar değiştirirseniz yarım kalırsınız. Bir diğer önerim mesleğinizi seçin, severek yapın ve çok fazla iş değiştirmeyin. Çok fazla iş değiştirmek çok şey bilmek anlamına gelmez. Her şeyden yarım yarım öğrenirsiniz. Hiçbir şeyi tam öğrenemezsiniz. En azından bir konuda uzman olun. O işi yapacaksınız, kendiniz iş yeri açacaksanız o konuda uzman olun. Biz 60 yıldır redüktör yapıyoruz. Birçok alanda akıl veren çok oldu. 90’lı yıllarda özellikle. “Tekstil yapalım, kâğıt fabrikası kuralım, salça fabrikası kuralım” dedik. Sürekli bunlarla ilgili araştırma yaptık. Ama dönüp geldiğimizde gördüğümüz, en iyi iş bildiğin iş. O işi nasıl büyütebiliriz? Kendi işimizde nasıl daha iyi marka oluruz? Bunlara ağırlık verdik. Biz redüktör konusunda uzmanız. Yabancı rakiplerimiz, bizden önce başlamış olanlardan bir tık eksiğimiz var. Bilgi, finansman, konjonktür, ülke puanı eksikliklerimiz var. Sayabiliriz, mazeret çok. Ama bu mazeretleri bertaraf etmek için çok çalışmak lazım, O konuda da iyi yatırım yapmak ve odaklanmak lazım. Gençler de odaklanmalı.

 

Girişimcilik, yenilik yaratmak açısından bakıldığında sizler mi yoksa yeni nesil mi daha şanslı ve neden? Geçmişin ve bugünün artı ve eksileri neler sizce?

Yeni nesil daha şanslı. Şu anda ellerinin içinde bir dünya var. Cep telefonu ile her şeyi yapabiliyorsunuz. Hiç şirkete gelmeden işinizi yönetebiliyorsunuz.   Mesela son dönemde, “karanlık fabrika” çok konuşuluyor. “Işık mı yok?” diyorlar. “Çalışan yok, bu yüzden ışığa ihtiyaç yok” diyoruz. Uzaktan elinizdeki telefonla, satın almayı dahi yaptırabiliyorsunuz. Gençler daha şanslı. Ben her dönem onlardan bir şey öğreniyorum. Bir saatten sonra insan aklı bir yere takılıyor ve tutuculuk başlıyor. Mesela belli yaşa gelmiş arkadaşlarımız var. Bir noktadan sonra yatırım yapmaktan korkuyor. Ölüm korkusu, elindekini kaybetme korkusuyla çekiniyor. “Bana yeter” diyor. “Burayı satsam, kiraya versem bana yeter” diyor. Şimdi bana göre ise binalarımız içinde üretim yaptığımız için bir değer taşıyor aslında. Çünkü bu ülke üretmediği sürece hiçbir yere varamaz. Şöyle düşünün bizi aslında şirketlerimiz değerli kılıyor. Benim bireysel olarak değerli kılan şirketim. Bu işi bıraktığım anda biter. Sonuçta sıradan insanlarız. Ben kendine göre inançları olan biriyim.  Bu inançlarım içinde bir tanesi de şu; doğduğumda Allah bana, “Sen yönetici olacaksın. Şu kadar insanı yöneteceksin. Bunların hakkını yemeyeceksin, doğru olacaksın, onlara ekmek sağlayacaksın” demiş. Bana bu görev verilmiş ve ben en iyi şekilde bu görevi yapmak zorundayım. Sadece para değil söz konusu olan. Çünkü bir süre sonra para olayı bitiyor. İlk kuruluşta, “Para kazanayım, ailemi geçindireyim, daha iyi ev, daha iyi araba alayım, fabrikamı büyüteyim” diyorsun. E hepsi olduktan sonra paranızı ne yapacaksınız? Yatırım yapacaksınız. Yatırım yapmak beni çok mutlu ediyor. Üretmek, çalışmak mutlu ediyor.

 

Makine sektörüne gelirsek, sektörle ilgili bir değerlendirme yapabilir misiniz? Devlet, özel sektörün gelişmesi için ne tür çalışmalar yapmalı?

Makine sektörü çok başka bir konumdan evrildi. 50’li yıllarda makine sektörü diye bir şey yoktu. İş adamlarımız kendi makineleri kendileri yaparlardı. Bunun bir örneği de bizim fabrika girişinde duruyor. Babam kendi tornasını 1955 yılında yaptı. Ama sadece babam yapmadı. Bütün herkes böyle yapmak zorundaydı. Şahinler’e gidin Orhan abi de yaptı, Allah rahmet eylesin Ali abi, Durmazlar böyle yaptı. Böyle başlayan bir makine serüveni. Kendi makinelerimizi ürettik. Sonra manuel yerini CNC’e bıraktı. CNC işine korkmadan ilk girenlerden biriyiz. Girdik, sonra dedik ki “Niye yapıyoruz? Bunu yapan uzmanlar var”, Almanlar, Tayvan sonra Çin. Oralardan almaya başladık. Önce hurda tezgâhları getirdik. İkinci dünya savaşından kalmış tezgâhları getirdik onlarla çalıştık. Sonra para biriktirdik. Yeni tezgahlar aldık. Şimdi makine sanayi Tezsan, Taksan’lar bir sürü tezgâhlar vardı. Direnen bu işi yapmaya çalışan firmalar var. Bunlardan biri Dirinler. Sağ olsun. Dener Makina Taksan’ı aldı bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bunun yanında sac işlemede, değirmen makinelerinde çok ilerideyiz. Yani makine sektöründe iyi seviyeye doğru gidiyor. Ama biraz şekil değişmeye başladı. Endüstri 4.0 olayı başka bir konuma getirecek. Sektör başka bir yere evriliyor. Bu noktada Türkiye ne kadar ne yatırımı yapabilir? Biz hala fosil yakıttan bahsediyoruz. Belki elektrikten bile çıkacak iş.  Bu anlamda makine sektöründe geriden seyrediyoruz. Ar-Ge çalışmaları yapılmalı. Özellikle üniversite ayağı ve sanayicilerimizin birlikte kümelenme oluşturup bir şeyler yapması gerekiyor. Ama hepsi kopuk. Makineciler, devletle iç içe kurum oluşturmuş değil. Herkes birbirinden kopuk.

 

Dünyada nasıl ilerliyor?

Bu konuda Almanya’dan örnek vereyim. Bir kuruluş var. FVA diye. Bu kuruluş içinde Almanların en büyük şirketleri Simens, Mercedes, BMW’si ve ayrıca üniversite, hocalar, bizim sektörümüzün en büyük redüktör firması var mesela. Ayrıca tesadüf biz Yılmaz Redüktör olarak girdik buraya. Yıllar önce müracaat ettik ve bizi aldılar. Ama bizden iyi bir para alıyorlar. Diğer kurumlardan aldıklarının iki katı neredeyse. 100 bin avro civarında bir para ödüyoruz her sene için. Biz inatla ödüyoruz, çıkmamak adına. Bu kurum ne yapıyor?  Diyelim, bir dişli ya da makine geliştirilecek. Oturuyorlar, oradaki hocalar, şirketlerin Ar-Ge müdürleri. Rakip diye bir şey yok. Oradan çıkan sonucu hepsi paylaşıyor. “Her şey Almanya için” diyorlar. Çok enteresan. “Biz bunu bulduk, bunu kullanın” diye paylaşıyorlar.

 

Türkiye’de bunu yapmak mümkün mü?

Umut var tabii ki, niye olmasın? Bunu yapabilirsek her şey çok başka olur Türkiye için. Mesela Sanayi Bakan Yardımcısı Hasan Büyükdede bunun farkında. Ama tabii bir yerleri hemen değiştirmek kolay değil. Ayrıca insanlar bunu bilmiyor. Önce bir farkındalık gerekiyor. “Böyle bir yapı var, inceleyin” demek gerekiyor. Yavaş yavaş olacak ve ardından “Biz de yapalım” diyecekler. Bunları aşabilirsek. Yapılamayacak bir şey değil. Makine sektörü için yapılacak çok iş var. Genel anlamda bunları başarabilirsek, makro düzeyde yapabilirsek çok iyi olur. Sonuçta herkes rekabetini yapsın, malını satsın, o ayrı.

Dergimizin bu sayısının kapak konusu, ihracatta markalaşma. Makine sektörü özelinde konuşursak, ihracatta markalaşma için neler yapılmalı?

Ülke puanını öne çekecek çalışmalar yapılmalı. Marka yaratmak için çok zaman ve para harcamak gerekiyor. Biz şirketler bunu yapıyoruz. Devlet destekleri de var. Fuarlara katılıyoruz, müşteri ziyaretleri yapıyoruz ama en önemli şey ülke puanı. Makine İhracatçılar Birliği eski Başkanı Adnan Dalgakıran vasıtasıyla “Tıkır tıkır” ile başlayan bir proje yapıldı. Sağ olsun birileri onu engelledi. Ki gerçekten çok iyi gidiyordu. Yarım kaldı. Makine sektöründe ülke puanını öne çekecek bir çalışmaydı. Önce ülke puanının yukarı çekip, sonra markalaşabiliriz. Çünkü bu yapılmazsa sizi markalaştırmıyorlar, fasonlaştırıyorlar. Yani kendi markası için sizin markanızı zorluyor. Zorunlu olarak onun adını yazıyoruz ya da yabancı isim buluyoruz. Biz ısrarla ve inatla Yılmaz Redüktör diye direniyoruz pazarda. Almanya’daki firmamı Yılmaz Redüktör diye kurdum. Satış çok düşük kalıyor bu sefer. Ama her şey satış değil. Direneceğiz. Türkiye’nin en iyi markasısınız, “Tanımıyorum sizi” diyor. Haklı. Bunu kırmak için çok para harcanıyor. Vermek zorundayız ve veriyoruz. Çok çaba göstereceğiz. Arkasını bırakmayacağız. Pes etmek yok.

 

Makine İmalatçıları Birliği (MİB) hakkındaki düşünceleriniz nedir? Daha iyi çalışmalar yapılması için önerileriniz nelerdir?

MİB’de, kurulduğu günden beri varım. Sedat Silahtaroğlu döneminden beri yani. Sonrasında devam ettim. Bu dönem kıymetli Başkan Ahmet Özkayan beni aradı. Seçimden önce “İlle beraber çalışalım” dedi. Vaktim yok diye kabul etmedim açıkçası. Ama sonra Genel Kurul’a gittim baktım listede ismim yazıyor. Kıramadım tabi. Bana Başkan Yardımcılığını uygun gördüklerini söylediler. Çok keyifli bir çalışmamız oldu. MİB iyi işler yapıyor ve yapacak. Bu çatının büyütülmesi gerekiyor. Ben bu dönemde olmayacağım büyük ihtimalle. Her daim aynı yerde durmak bana göre, birilerinin önünü kesmek anlamını taşıyor. Daha yeni, bizden daha deneyimli, daha akıllı arkadaşlar var. Bu dönem yönetim kurulundaki arkadaşlarımı ismen tanıyordum ama beraber çalışmamıştık. Hepsi çok kaliteli insanlar, onları tanıdığıma çok mutluyum. Ama kararım değişmezse büyük ihtimalle olmayacağım.