“İnşaat hariç, güven endeksleri toparlanma gösteriyor”

12

Ağustos ayından sonra TL’nin bir miktar değer kazanmasıyla inşaat sektörü hariç güven endekslerinin toparlanma gösterdiğini görüyoruz. Reel kesim güven endeksinin alt endekslerinden olan mevsimsellikten arındırılmış gelecek üç aya ilişkin sipariş miktarı endeksi ekim ayında 106.6 seviyesindeyken kasım ayında 111.3’e yükseldi ve yaklaşık 11 yıllık ortalaması olan 117,2 seviyesine yaklaştı. Avrupa’da büyüme devam ettiği takdirde, TL’nin geldiği seviyelerin ihracatçılara önümüzdeki dönemde destek vermesini bekleyebiliriz.

Ancak yurt içinde artan borçlanma ve üretim maliyetleri risk oluşturmaya devam ediyor. Ağustos ayında TL’de görülen değer kaybının sonrasında öncü göstergeler, büyümede yavaşlamanın olduğuna işaret etmekteydi. Açıklanan üçüncü çeyrek büyüme rakamları bu öngörüyü teyit etti ve büyümenin 2018 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 1,6’ye gerilediğini gösterdi. Senenin ilk iki çeyreğinde büyüme sırasıyla yüzde 7,2 ve yüzde 5,3 oldu. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış veri ise 2016 yılının üçüncü çeyreğinden beri ilk defa ekonominin daraldığını (yüzde-1,1) gösterdi. Temel olarak TL’nin değer kaybetmesinin olumsuz etkilerini hem üretim hem tüketim dinamikleri üzerinde görebiliyoruz. Nitekim milli gelirin yüzde 60’ını oluşturan özel tüketim harcamalarındaki artış ilk çeyrekte yüzde 5,6 iken üçüncü çeyrekte yüzde 0,7’ye geriledi. Üretim yöntemiyle bakıldığında sanayi üretiminin aynı dönemde yüzde 8,1’den yüzde 0,3’e düştüğünü görüyoruz. Ayrıca birçok yan sektörü destekleyen inşaat sektörünün de yıllık bazda üçüncü çeyrekte yüzde 5,3 küçüldüğü görülüyor. Hizmetler sektörü ise bu dönemde yüzde 4,5 büyüyerek ekonomik büyümeye destek veren sektörler arasında yer aldı.

“İlk dokuz ayda yüzde 4,5’luk büyüme olumlu”

Senenin ilk dokuz ayında büyümenin yüzde 4,5 seviyesinde kalabilmesi olumlu. Son çeyreğe ilişkin öncü göstergeler büyüme dinamiklerinin yavaşlamaya devam ettiğini gösteriyor. Buna paralel olarak cari açığın azalması ise sözü edilen programdaki dengelenme sürecine uygun bir gelişme. 12 aylık kümülatif cari açık sene başında 52 milyar dolara yakın iken ekim ayı itibarıyla 39 milyar dolara geriledi. Burada dikkat edilmesi gereken unsur, cari açıktaki azalmanın hangi nedenden kaynaklandığı. Türkiye üretim yapısı itibarıyla ithal ara malına ve hammaddeye bağımlı. Yerli ve milli üretime verilen teşvik ve desteklerin olumlu etkilerini ancak uzun vadede görebileceğiz. Dolayısıyla ithalattaki düşüşün nedeni üretim sistemimizin değişmesinden kaynaklanmıyor. İç talebin (üretim ve tüketim amaçlı) gerilemesinden kaynaklı bir daralma ile karşı karşıya bulunmaktayız. Senelik bazda bakıldığında, haziran ayından beri ithalatımız geriliyor. Haziran-ekim döneminde toplam ithalatımız yüzde 15 gerilerken ihracatımız yüzde 7,3 artmış bulunuyor. Üretim ithalata bağımlı olduğuna göre, firmaların dış talebi stoklardan karşıladığını söyleyebiliriz. Bu durumu üçüncü çeyrek büyüme rakamları da teyit ediyor. Nitekim üretim yerine stoklardan kullanım olduğundan stok erimesi büyümeyi 5,6 puan aşağı çekti. Bu durum, devam ettiği takdirde önümüzdeki aylarda ihracatı da olumsuz etkileyebilir.

“İç talep bir miktar daha yavaşlayabilir”

TL’deki değer kaybının zirve yaptığı dönem ağustos ayına denk gelmiş olmasına ve üçüncü çeyrek verilerinin tam olarak maliyet artışlarının yansımalarını kapsamamasına karşın, dayanıklı mal harcamalarında üçüncü çeyrekte yıllık bazda yüzde 24, yarı dayanıklı mallarda ise yüzde 4,5 azalma oldu. Önümüzdeki dönemde maliyet artışlarının bir miktar daha tüketiciye yansımasıyla birlikte iç talebin biraz daha yavaşlamasını bekleyebiliriz. Öte yandan, tüketim harcamalarının zaten düşük olması nedeniyle bazı firmalar artan üretim maliyetlerini tüketiciye yansıtmakta zorlanacaklardır. Bu da zaten düşen kar marjlarının daha da aşınması anlamına gelir. Bu koşullar altında, seyahat gelirlerinin artması ise turizm ve bu sektöre destek veren yan sektörler açısından sevindirici. Senenin ilk 10 ayında net seyahat gelirleri yüzde 17 artarak yaklaşık 19 milyar dolara ulaştı. Ayrıca Avrupa ülkelerindeki toparlanmanın devam etmesi de otomotiv, gıda, tekstil, giyim, metaller, kimya, makine ve teçhizat gibi Türkiye’nin ihracatının büyük bölümünü sırtlayan sektörler açısından fırsatlar barındırıyor.

“Makine sektörünün gelişmede önemli rolü var”

Makine sektörü, Türkiye’de kendi envanterini yapmış tek sektör olma özelliğini taşıyor. Bu çok önemli bir gösterge çünkü son dönemde desteklenen yerli ve milli üretimin de başlangıcı aslında kapsamlı bir envanter çalışmasından geçiyor. TÜİK verilerine göre, elektrikli teçhizat (Nace rev2 kod 27) ve başka yerde sınıflandırılmamış makine ve ekipman imalatı (Nace rev2 kod 28) birlikte olarak, 2017 yılında imalat sektöründe gerçekleştirilen toplam üretim değerinin yüzde 10’unu, toplam katma değerin ise yüzde 11’ini gerçekleştirmektedir. Sektör üretimde girdi olarak büyük ölçüde paslanmaz çelik, çelik, sac, rulman, boru ve alüminyum, demir ve plastik malzemeler kullanmaktadır. Makine İmalat Sanayii Dernekleri Federasyonu (MAKFED) tarafından Mart 2017 tarihinde yayımlanan Makine Sektörü Envanter Araştırmasına göre, görüşme yapılan 2171 makine imalatçısın firmanın yüzde 61’i firmalarının stratejik ya da ekonomik olarak en bağlı olduğu ürün grubunu ithal etmediklerini ifade etmişlerdir. Yüzde 24’ü ise bazen ithal ettiğini belirtmiştir. Bu durum, cari açığı dizginleyip, üretim yapısını ithalata daha az bağımlı hale getirmek isteyen yeni ekonomi dönemi ile de uygundur. 2018’in ilk 10 ayında Türkiye’nin makine ihracatı yüzde 18 artarak 12,3 milyar dolara çıkarken ithalatı aynı dönemde yüzde 2,8 azalarak 16,1 milyar dolara gerilemiştir. Bu anlamda Türk makine sektörü tüm dünyaya makine ihraç etmesine karşın net ithalatçı durumundadır. Oysaki makine ve teçhizat imalatının ülkelerin gelişmesinde çok önemli rolü bulunmaktadır. Son zamanlarda daha çok vurgulanmaya başlanan üretim ekonomisine geçişte de yerli üretim makinelerin önemi gittikçe artacaktır. Son dönemlerde savunma sanayiine yapılan yatırımlar da makine sektörümüzü destekler adımlar olarak öne çıkıyor. Önceden de vurguladığımız gibi makine sektörünün Ar-Ge yoğun ve nitelikli eleman istihdam eden bir sektör olma özelliği var. Sektörün ihracatını geliştirebilmesi ve yabancı rakipleriyle rekabet edebilmesi için sadece TL’nin seyri değil, finansman koşulları ve faydalanılan destekler de önem taşıyor.

Seltem İYİGÜN

Paylaş